Sanat tarihinin ve müzik dönemleri arasındaki geçişlerin en çok tartışılan konularından biri, "yüksek sanat" ile "kitsch" (değersiz yapıt) arasındaki o keskin görünen çizginin ne zaman ve nasıl silikleştiğidir. Bu iki kavram, uzun süre birbirinin zıttı olarak konumlandırılmıştır. Bir yanda seçkinlerin estetik ideallerini temsil eden ağırbaşlı bir "yüksek kültür", diğer yanda ise kitlesel üretimle ortaya çıkan ve kolay tüketilen bir "ikame kültür" yer almıştır. Ancak, yirminci yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte bu duvarlarda çatlaklar oluşmaya başlamıştır. Peki, bu sınır gerçekten ne zaman ortadan kalktı ya da en azından ne zaman artık eskisi kadar önemli görülmemeye başlandı? Bu sorunun cevabı, sanayi devriminin getirdiği değişimlerden postmodernizmin çoğulcu dünyasına uzanan tarihsel bir akışta gizlidir.
Kitsch kavramının doğuşu, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında modernitenin yükselişiyle doğrudan bağlantılıdır. Geleneksel yaşam biçimlerinden kopup kentlere yerleşen büyük kitleler, ne eski halk kültürüne tam olarak aitti ne de o dönemin yüksek sanatını anlayacak bir birikime sahipti. Bu durum, anında tatmin vaat eden ve zihinsel çaba gerektirmeyen bir yapıt türünün doğmasına yol açmıştır. Müzik dönemleri içindeki bu ayrışma, modernizmin ilk yarısında en uç noktasına ulaşmıştır. Bir sanat eleştirmenine göre, "kitsch, kitleleri kentleştiren sanayi devriminin bir ürünüdür" (Greenberg, 1961, s. 10). Bu dönemde yüksek sanat, kendisini kitsch’in o "ucuz" ve "sahte" duygusallığından korumak için dışlayıcı bir strateji benimsemiştir.
On dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başında, modernizm ve avangart hareketler, "yüksek sanat" alanını kitsch’in "kirliliğinden" uzak tutmak için adeta bir kale inşa etmiştir. Bu dönemde yüksek sanat; yenilik, özgünlük ve rasyonellik üzerine kuruluyken; kitsch, klişeler ve duygusal manipülasyon olarak görülmüştür. Kuramcılar, kitsch yapıtlarını sanatın içindeki bir "kötülük" ya da "yalan" olarak damgalamıştır. Ancak, bu dışlayıcı tutum, yapıtlar ile halkın beğenisi arasındaki uçurumu daha önce hiç olmadığı kadar derinleştirmiştir. Dinleyici, kendi deneyimine uzak bulduğu karmaşık yapılar ile kendisini konforlu hissettiren basit melodiler arasında bir seçim yapmaya zorlanmıştır.
Asıl büyük değişim, 1960'lı yıllarla birlikte gelmiştir. Pop sanat akımı, süpermarket ürünlerini, reklam görsellerini ve kitle iletişim araçlarının dillerini müzelerden konser salonlarına kadar her yere taşıyarak bu hiyerarşiyi sarsmaya başlamıştır. Artık yapıtların değeri, onların "biricikliği" ya da "yüceliği" üzerinden değil, yaşamla kurdukları doğrudan bağ üzerinden tartışılır olmuştur. Bu dönemde sanat, o ağırbaşlı statüsünden sıyrılmaya başlamıştır. Alanında uzman bir yazarın ifade ettiği gibi, "Pop sanat, yüksek sanatın ağırbaşlılığından kurtulmuş sanattır" (Kulka, 1996, s. 103). Bu süreçte kitsch, artık sadece bir "zevksizlik" göstergesi değil, bilinçli bir sanatsal malzeme ve oyun nesnesi haline gelmiştir.
1970'li yıllardan itibaren hakimiyetini ilan eden postmodernizm ise bu sınırları tamamen bulandırmıştır. Postmodern yapıtlar; geçmişin tarzlarını, klasik müzik geleneklerini ve kitle müziği unsurlarını ironik bir şekilde bir araya getirerek yeni bir estetik düzlem yaratmıştır. Bu yeni dönemde yüksek ve alçak kültür arasındaki ayrımlar "yapay engeller" olarak görülmeye başlanmıştır. "Postmodernizm... gelenek ve yenilik, muhafazakarlık ve yenilenme, kitle kültürü ve yüksek sanat arasındaki bir gerilim alanında faaliyet gösterir" (Kramer, 2016, s. 45). Bu gerilim alanı, artık bir tarafın diğerine üstünlük kurduğu bir yer değil, farklı değerlerin yan yana var olduğu bir zemindir.
Postmodern dönemle birlikte, bir yapıtın kitsch olup olmadığına dair yargılar nesnel ölçütlerden ziyade bağlamsal süreçlere devredilmiştir. Örneğin, kitle müziğinden alınan bir motifin klasik bir yapı içinde kullanılması, artık bir bozulma olarak değil, kültürel bir zenginlik ve çoğulculuk olarak kabul görmektedir. Bu durum, dinleyicinin de konumunu değiştirmiştir. Dinleyici artık sadece pasif bir alıcı değil, yapıtın sunduğu farklı katmanları çözen aktif bir katılımcıdır. Sanatın sadece teknik bir başarı sahası değil, bir insan deneyimi olduğu fikri, bu dönemde daha güçlü bir şekilde savunulmuştur.
Günümüzde ise hypermodern ya da dijital çağ dediğimiz bir noktadayız. Artık kitsch sadece kabul edilmekle kalmıyor, aynı zamanda kurumsallaşıyor ve pazarın merkezine oturuyor. Yüksek sanatın bir zamanlar kitsch’i damgaladığı o "yozlaşma" ve "sahtelik" suçlamaları, bugün yerini meşru bir estetik tercihe bırakmış görünüyor. "Modernite döneminde kitsch, sanatın ve beğeninin yozlaşması olarak damgalanmıştı; hiper-modernite çağında ise hem meşru hem de yaygın bir estetik ve zihin yapısı haline geldi" (Lipovetsky ve Serroy, 2015, s. 43). Bu dönüşümle birlikte, bir yapıtın başarısı onun hangi sınıfa ait olduğuyla değil, insan psikolojisinde hangi boşluğu doldurduğuyla ölçülür hale gelmiştir.
Yüksek sanat ve kitsch arasındaki o bir zamanlar aşılmaz görünen sınır, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında bir "tehdit" olarak belirdi, yirminci yüzyılın ortalarında Pop sanat ile sarsıldı ve postmodernizmin gelişiyle birlikte tamamen silikleşti. Günümüzde bir müzik yapıtını ya da görsel bir çalışmayı sadece "yüksek" veya "alçak" olarak kategorize etmek, modern dünyanın karmaşık estetik yapısını anlamaya yetmiyor. Belki de bu iki kavram arasındaki sınırın kalkmış olması, sanatın daha demokratik ve insan duygularına daha açık bir hale gelmesine aracılık etmiştir. Sizce bu yapay dünyada, sınırların kalkmış olması estetik hazzı derinleştiriyor mu, yoksa her şeyi tek tipleştiriyor mu? Bu sorunun yanıtı, her birimizin bireysel dinleme ve izleme deneyiminde gizli kalmaya devam edecektir.
Kaynakça
Greenberg, C. (1961). Art and Culture: Critical Essays. Boston: Beacon Press.
Kramer, J. D. (2016). Postmodern Music, Postmodern Listening. (R. Carl, Ed.). New York: Bloomsbury Academic.
Kulka, T. (1996). Kitsch and Art. University Park, PA: Pennsylvania State University Press.
Lipovetsky, G. & Serroy, J. (2015). La estetización del mundo: vivir en la época del capitalismo artístico. Barcelona: Editorial Anagrama.
____________________________________
Not: Metinler, “deneme yazıları”dır. Nesnel yaklaşımlarla oluşturulan metinlerin konusu, kurgusu, başvuru-kaynakları tarafımca belirlenmiş, dil ve akış yönünden yapay-zeka (AI) ile geliştirilmiştir. Safa Olgun
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
-
İnsanlık tarihinin en büyüleyici bilmecelerinden biri, havada titreşen basit frekansların nasıl olup da ruhun en derin katmanlarında karmaş...
-
Müzik hermeneutiği dediğimiz şey, aslında bir şarkıyı ya da besteyi dinlerken "Burada ne anlatılıyor?" sorusunun peşine düşen koc...
-
Ses, dış dünyadan zihnimize sızan ham bir titreşimden çok daha fazlasıdır; o, benliğimizin derinliklerinde inşa edilen, kültürel kodlarla f...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.