Müzik, insan yaşamının ayrılmaz bir parçası olarak her zaman belirli bir tarihsel ve kültürel bağlamın ürünü olmuştur. Geçmişten bugüne Doğu ve Batı gelenekleri, kendi özgün ses dünyalarını belirli kurallar, ölçekler ve yapılar etrafında örmüştür. Bu yapılar, yani türler, dinleyici için yalnızca birer etiket değil, aynı zamanda anlamı inşa eden yol göstericilerdir. Bir düşünürün belirttiği üzere, türlerin bu rehberlik işlevi toplumsal bir uzlaşıya dayanır: "Tür göstergeleri, müzik için bir tür hermeneutik rehber olarak iş görebilir: kültürel yapıt veya müzik olgusu etrafındaki tutumlara, varsayımlara ve beklentilere toplumsal olgular olarak rehberlik eder" (Demorest, 2018, s. 102). Bu bağlamda türlerin belirsizleşmesi, dinleyicinin hangi anlam dünyasına gireceğine dair o kadim rehberi kaybetmesi anlamına gelebilir.
Hafıza meselesine gelindiğinde, müziğin yalnızca notalardan değil, birikmiş bir toplumsal bellekten oluştuğu görülür. Seslerin anlaşılması için gerekli olan o "ses hafızası", ilk çocukluk yıllarından itibaren kültürel kodlarla şekillenir. Müzik, hem kişisel duyguların kaydedildiği hususi bir alan hem de bir toplumun soyağacını taşıyan ortak bir hafızadır. Bir yapıtın türsel köklerinden tamamen kopması, onun bu ortak hafızadaki yerini de sarsabilir: "Müzik bir ayna, bir kristal küre, insanoğlunun yaptıklarını kaydeden bir yüzey... her dinleyicinin kendi duygularını kaydettiği hususi bir bellek, bir anamnez, düzenin ve soyağaçlarının ortak hafızasıdır" (Attali, 2005, s. 160). Hafızasız bir müzik, dinleyiciyle o derin duygusal bağı kurmakta zorlanan, yalnızca anlık bir duyusal hazza indirgenmiş bir fon gürültüsüne dönüşme riski taşır.
Tarihsel perspektiften bakıldığında, "arı müzik" fikrinin kendisi bile tarihin oldukça geç bir sonucudur. Müziğin her tarzı, o dönemin politik veya toplumsal ihtiyaçlarıyla şekillenmiş bir tarihsellik taşır. Bu tarihsel derinlik, yapıta köklerini verir. Müziğin bütünüyle tarihsel olduğu gerçeği, onun bir boşlukta değil, kavramsal bir alan içinde var olduğunu gösterir: "Hayatın bir parçası olarak müzik, yaşam ile onun temel özellik ve koşullarından bazılarını paylaşır. Örneğin, baştan sona tarihseldir" (Ridley, 2004, s. 12). Türlerin iç içe geçtiği modern sonrası dönemlerde yapıt, belirli bir zamana veya mekana ait olma özelliğini yitirebilir. Bu durum bir yandan evrensel bir dil yaratma potansiyeli taşırken, diğer yandan yapıtın tözsel unsurlarını zayıflatabilir.
Postmodern estetik anlayışı, türleri birbirinden ayıran o katı duvarları yıkarak yapıtta parçalı, kolaj ve pastiş yapıları ön plana çıkarmıştır. Bu yaklaşım, organik bir bütünlük yerine eklektik bir dili tercih eder. Bazı kuramcıların vurguladığı gibi, bu durum temsil biçimlerinde radikal bir kaymaya işaret eder: "Postmodern bir müzikal 'estetik', temsilin kültürel formlarındaki kaymaları yansıtır: metinden imgeye, doğrusallıktan eşzamanlılığa, tutarlılıktan kopuşa, argümandan hikayeye, evrenselden tikele" (Almén, 2006, s. 401). Bu yeni estetik, müziği geleneksel anlamda "hafızasız" kılsa da, ona tüm zamanların ve tüm coğrafyaların seslerini aynı anda kullanabilme gibi melez bir kimlik kazandırır.
Psikolojik açıdan ise insanın bilişsel yapısı sesleri kategorize etmeye eğilimlidir; bu, dünyayı anlamlandırmanın temel bir yoludur. Türsüzlük, beynin bu sınıflama ihtiyacına karşı bir direnç oluşturabilir. Dinleyici, alışık olduğu kalıpları (örneğin Batı’nın majör-minör ikiliği veya Doğu’nun makamsal ahengi) bulamadığında yapıtla olan empatik bağını yitirebilir. Ancak öte yandan, alışılmadık ses yapılarının ve "türler arası" denemelerin, zihinsel sınırları esnetme ve yeni algısal biçimler yaratma gücü de yadsınamaz. Günümüzde kitle müziği olarak adlandırılan geniş ölçekli üretimler, bu kategorizasyonları silerek dinleyiciyi ortak bir duygu havuzuna çekmeye çalışır.
Tarihsel süreçte Klasik Müzik, Pop ya da Folk Müzik gibi tanımlamalar, yapıtlara yalnızca sanatsal bir değer atfetmekle kalmamış, aynı zamanda onların hangi soyağacına ait olduğunu da belirtmiştir. Bir yapıtın "türsüz" olarak sunulması, onun bu soyağacından vazgeçtiği anlamına mı gelir, yoksa tüm soyağaçlarını tek bir gövdede birleştirmeyi mi amaçlar? Eğer hafıza sadece geçmişin bir tekrarı değil de, her an yeniden inşa edilen bir süreçse, türsüz bir müzik aslında kendi yeni hafızasını yaratıyor olabilir. Ancak bu yeni hafıza, yerel olanın o sıcak ve derin bağlarından mahrum kalma pahasına küresel bir "yüzeyde" var olma durumunu da beraberinde getirir.
Sonuç olarak, "türsüz" bir müzik, geleneksel anlamda bir hafıza kaybı veya köksüzlük olarak görülebilir; ancak bu aynı zamanda yeni bir kolektif bilincin ve daha geniş bir "insanlık hafızasının" inşası da olabilir. Yapıtın köksüzleşmesi, onu yerel prangalarından kurtarıp evrensel bir düzleme taşıyabileceği gibi, onu anlamsız bir ses karmaşasına da hapsedebilir. Belki de asıl soru, müziğin bir köke sahip olup olmaması değil, o kökün ne kadar derine ve ne kadar geniş bir alana yayıldığıdır. Hafıza durağan bir müze değil, her yeni sesle yeniden şekillenen canlı bir süreçtir. Yapıtın başarısı, bu türsüzlük içinde bile dinleyiciye dokunan o kadim insani özü ne kadar koruyabildiğinde saklıdır.
Kaynakça
Almén, B. (2006). Philosophical Perspectives on Music. New York: Oxford University Press.
Attali, J. (2005). Bruit: essai sur l'économie politique de la musique. (G. Gükügil Türkmen, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Demorest, S. M. (2018). Proceedings of the 15th International Conference on Music Perception and
Cognition (ICMPC15). Evanston: Northwestern University.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.