30/03/2026

Celaleddin Çiftçi

ANI: I

Yıl 1953… Aylardan eylül. Şebinkarahisar ortaokulu son sınıfında öğrenciyim. Yeni atanmış öğretmenlerden müzik hocasının dersi. Kendisini bekliyor; merak da ediyoruz. Derken kapı açılıyor ve çok genç ve güleryüzlü biri kucağında kemanıyla içeri giriyor. Çok sevimli biri yani. Bu sarışın ve mavi gözlü hoca ile Hemen tanışıp kaynaşıyoruz. İsmi Salih ve Adilcevazlı olan hoca meğer yeni mezunmuş. Kıpır kıpır bir hali var.

Hemen derse başlıyor ve sınıfa dönerek soruyor:

-Opera nedir? Bilenler parmak kaldırsın… Yer, Şebinkarahisar ve yıl 1953.. Şimdi bu nasıl bir soru? Herkes bön bön biribirine bakıyor haliyle. Hemen gönlümüzü alıyor ve anlayabileceğimiz dilden operayı anlatıyor ve kemanıyla da bir şeyler çalıyor. Anlamasak da bunun bir opera parçası olduğunu kavrıyoruz. Ardından diyor ki:

-Şimdi çok çok ünlü AIDA operasın3ı, üstelik Türkçesi ile öğreneceğiz. Bu opera Verdi’nin ölümsüz eseridir… Sonra da tarihsel hikayesini anlatıyor. Ne kadar etkileyici buluyoruz anlatamam. Sonunda diyor ki :

-İşte bu ders yılı sonuna kadar bu operayı tanıyıp öğreneceğiz. Öğrenenler tam not alacak; öğrenemeyenlerse en azından operanın ne olduğunu anladıkları için (beş) alarak sınıfı geçecekler

“Artık sa-avaş bitti ey şen arkada-aş

Büyük zaferin gününü terennüm eedeliim…” (diye başlayıp gidiyor..)

ANI: II

1954 yılında Ortaokulu bitirip lise için Şebinkarahisar’a en yakın, üstelik de yatılı olan Sivas Lisesinde bir araya geldiğimiz birçok arkadaşımız olmuştu. Öyle ki bazılarıyla adeta kardeş gibi idik. Ülkemizde bu tür yakınlaşmalar hiç de az değildir. Örneğin asker arkadaşlığı,ya da iş arkadaşlığı gibi. Bunlardan biri de halen devam ettirdiğimiz Merzifon’lu Tarık Hazneci ile olan arkadaşlığımdır. Lise sonrası ikimiz de İTÜ’ye girmiştik. O makine, bense inşaat mühendisliğini tercih etmiştik. Halen Bursa’da yaşamaktadır..

Hikaye şöyle :

Lisemizde görevli efsane müzik hocamız ders saatleri arasında laboratuarın kapılarını ardına kadar açar, kurma kollu gramofona kendine ait bir uzunçalar koyar ve çıkan sesin koridorlarda yankılanmasını çok önemserdi. Çünkü bu müziklerin tamamı klasik batı müziği veya benzeri bir dünya klasiği idi. Bunları sık sık tekrarlayarak beynimize yerleşmesini sağlardı. Zaman zaman bizlerle sohbet eder eğilimlerimizi öğrenmek isterdi.

Arkadaşım Tarık Bursa’da bir Çelik döküm Fabrikasında fabrika Md. İdi. Patronlar önemli bir iş görüşmesi için kısa süreliğine Paris’e gönderirler. Görüşmeler çabuk sonuçlanır. Bizim arkadaş uçak saatine kadar olan dar zamanı değerlendirmek için zamanla yarışa girer. O cadde senin bu sokak benim, koştururken kulağına derinden, fakat tanıdık bir müzik sesi gelir. Birden bu sesin Sivas Lisesinde iken dinlediği ImperioArgentina’nın okuduğu ünlü Triana ağıtı değil miymiş? Kulaklarına inanamıyormuş. Oysa bu eseri aramadığı yer yokmuş. İnanıyorum çünkü işi gereği bir ayağı dışarıda idi. Gözü saatinde olmak üzere başlıyor sesin yönüne doğru koşmaya. Koşturmanın sonunda kendini eski çarşıda salaş bir plakçı dükkanı önünde buluyor. Ama bir yandan da dükkanlar kapanmakta… ‘’Please, please!!’’diye adamlara ricada bulunuyor ve CD’sine kavuşuyor. Güzel hikaye değil mi?

Selam ve sevgiler… 

Sanat Yapıtının Bitmeyen Yolculuğu: Her Bakışta Yeniden Kurulan Anlam

      Bir sanat yapıtı, sanatçının elinden çıktığı an gerçekten bitmiş sayılır mı?       Yoksa her sergilenişinde, her dinlenişinde yeniden ...