Dünyanın birbirinden fersah fersah uzak köşelerinde, birbirinin dilinden habersiz medeniyetlerin nasıl olup da benzer ses dizileri üzerine devasa müzik gelenekleri inşa ettiğini hiç merak ettiniz mi? Bir yapıtın ruhumuzda uyandırdığı o tanıdık yankı, acaba sadece rastlantısal bir benzerlik midir yoksa biyolojik donanımımızın kaçınılmaz bir sonucu mu? Müziğin tarihsel serüvenine baktığımızda, farklı insan topluluklarının aslında sınırsız sayıdaki ses seçeneği içinden neden hep aynı dar kapılardan geçtiğini görürüz. Bu durum, insan zihninin ve fiziksel dünyanın ortak bir noktada buluştuğu evrensel bir düzene işaret eder.
Müzik üzerine düşünürken, sesi sadece duyulan bir tını olarak değil, fiziksel bir olgu olarak ele almak gerekir. Kuramsal yapıtlar incelendiğinde, her bir müzikal sesin aslında tek başına saf bir titreşim olmadığı, birbirinin tam katları frekanslara sahip bir "selen demeti" olduğu görülür. İnsan işitme sistemi, bu karmaşık yapının içinden belirli sesleri seçerek ayıklar. Bu durum, doğanın insana sağladığı ipuçlarının bir sonucudur. "Gelişim süreci, birbiriyle hiç ilişkisi olmayan topluluklarda bile benzer sonuçlar verecek şekilde işlemiş olmalıdır. Farklı insan toplulukları, düşünülebilen pek çok seçeneğin içinden, çok sınırlı sayıda olan benzer sesleri, benzer dizileri seçmiş ve kullanmışlardır" (Zeren, 2000, as cited in Osmanlı Cilt 10, s. 556). Yani evrensel işitme sistemimiz, aslında doğanın matematiksel fısıltısını ortak bir dile tercüme etmektedir.
Peki, bu ortak tercihin biyolojik sınırı nerede başlar? İnsan beyni, müzikle tanışmadan çok önce, doğadaki seslerin içindeki gizli hiyerarşiyi kaydetmeye programlanmıştır. İşitme sistemimiz, normal sınırlar içinde bir ses demetindeki ilk birkaç tınıyı çok daha net algılar. Temel ses, onun sekizlisi ve üst beşlisi, insan zihninin en kolay depoladığı ve en hızlı tanıdığı aralıklardır. "İnsanın işitme sisteminin, normal günlük sınırları içinde, bu demetteki ilk üç selenden (temel ses, temel sesin sekizlisi ve üst beşlisi) sonrasını, bu selenlerin enerjisi çok az olduğu için algılayamadığıdır" (Zeren, 1995, as cited in Osmanlı Cilt 10, s. 559). Bu sınırlılık, aslında müziğin omurgasını oluşturur; çünkü bu üç ses, tüm dünya müziklerinde yapı taşları olan sekizli ve beşli aralıklarını doğurur.
Tarih boyunca Doğu ve Batı müzik geleneklerinin, dizilerini oluştururken neredeyse aynı yöntemleri kullandığı görülmektedir. Müzik dönemleri değiştikçe üsluplar farklılaşsa da, ses sistemlerinin temelindeki o matematiksel yalınlık değişmez. İki ses arasındaki oran ne kadar basitse, zihnimiz o aralığı o kadar "uyumlu" olarak kodlar. Bu yüzden birbirini hiç tanımayan toplumlar, beşli aralıkları art arda ekleyerek kendi dizilerini kurmuşlardır. "Bir sesin frekansını iki ile değil de üçle çarpar veya üçe bölersek, gene uyumlu bir aralık meydana gelir; ayrıca, ilk sesden farklı bir ses elde ederiz. Bu aralık, müzikte, beşli (quinte) aralığı adını alır" (Tura, 1988, s. 124). Bu yalınlık, müziği teknik bir veri olmaktan çıkarıp insan deneyiminin en güvenilir zemini haline getirir.
Psikolojik açıdan yaklaştığımızda, bu benzer ses dizilerinin keşfi, insanın kaosu düzene sokma arzusuyla da yakından ilgilidir. Müzik geliştikçe daha çok sese ihtiyaç duyulmuş, ancak eklenen her yeni perde yine o temel beşli ve dörtlü kalıpların içine yerleştirilmeye çalışılmıştır. Beş sesli sistemlerden on iki, on yedi veya yirmi dört sesli sistemlere geçiş, aslında zihnin doğadaki saflığı koruyarak alanı genişletme çabasıdır. Klasik yapıtların hepsinde bu görünmez iskelet mevcuttur. Eğer işitme sistemimiz bu kadar seçici olmasaydı, müzik bugün sahip olduğu evrensel anlaşılabilirlik düzeyine asla erişemezdi. Her yeni yapıt, aslında binlerce yıldır değişmeyen o biyolojik kodun üzerine eklenen yeni bir cümledir.
Müzik pratiklerinin aktarım biçimleri de bu evrenselliği destekler. Sözlü aktarımın güçlü olduğu dönemlerde, usta-çırak ilişkisiyle nesilden nesile geçen tınılar, aslında kulağın en kolay kabul ettiği doğal oranlardır. "İnsanın organize ettiği sesler bütününe müzik denir" (Blacking, 1973, as cited in THM, s. 3). Bu organizasyon yeteneği, tesadüfen değil, fizik yasalarının zorunlu kıldığı yollar üzerinden gelişir. Kitle müziğinden klasik geleneklere kadar her tür, aslında aynı temel fiziksel gerçekliğin farklı kültürel giysileridir. Aradaki farklar ne kadar derin görünürse görünsün, yapıtın temelinde yatan o "doğru ses" algısı hepimize aynı kaynaktan gelmektedir.
Birbirini tanımayan medeniyetlerin benzer ses dizilerine ulaşması, evrenin ve insan biyolojisinin muazzam bir uyum içinde çalışmasının kanıtıdır. İşitme sistemimiz, müziği sadece kültürel bir veri olarak değil, bir doğa yasası gibi algılar. Belki de bu yüzden, bin yıl önce yazılmış bir melodi bugün hala ruhumuzun en derin yerinde bir karşılık bulabilmektedir. Müzik yapıtlarını sadece birer sanat nesnesi olarak değil, insanlığın doğayla kurduğu en eski ve en sağlam köprü olarak görmek mümkündür. Görünüşe göre bizler müziği keşfetmedik; doğanın kendi içindeki o büyük senfoninin parçası olan sesleri, evrensel kulağımızla sadece bir araya getirdik.
Kaynakça
Blacking, J. (1973). How Musical Is Man? Seattle: University of Washington Press.
Tura, Y. (1988). Türk Musikisinin Meseleleri. İstanbul: Pan Yayıncılık.
Zeren, M. A. (1995). Müzik Fiziği. İstanbul: Pan Yayıncılık.
Zeren, M. A. (2000). Modern Türk Müziği Kuramı. In Osmanlı (Cilt 10). Ankara: Yeni Türkiye Yayınları.
__________________________
Not: Metnin konusu, kaynakları, biçemi... tarafımdan belirlenmiş/kurgulanmış; yapay zeka ile dil ve akış yönünden geliştirilmiştir. Safa Olgun
Doğanın Ortak Akordu: Evrensel İşitme Sistemi ve Ses Dizilerinin Keşfi
Dünyanın birbirinden fersah fersah uzak köşelerinde, birbirinin dilinden habersiz medeniyetlerin nasıl olup da benzer ses dizileri üzer...