Dünya üzerindeki her tını, aslında bir medeniyetin evrene bakış açısını yansıtır. Müziği sadece teknik bir ses organizasyonu olarak değil, insan deneyiminin derin bir parçası olarak düşündüğümüzde, Doğu ve Batı dünyaları arasındaki estetik yarılmanın sadece notalarla sınırlı olmadığını fark ederiz. Peki, bir yapıtı "Doğulu" ya da "Batılı" yapan şey tam olarak nedir? Seslerin havadaki titreşimleri nasıl olur da bir tarafta rasyonel bir matematiksel kurguya, diğer tarafta ise içsel bir ruh haline dönüşür? Bu soruların yanıtı, her iki müzik dünyasının yüzyıllar içinde şekillendirdiği farklı estetik kodlarda gizlidir.
Batı müziğinin estetik temelini oluşturan en belirgin özellik, dikey bir yapılanma olan çok seslilik ve armoni anlayışıdır. Bu sistemde sesler, birbirine uyum sağlayacak şekilde üst üste binerek görkemli bir mimari inşa eder. Klasik Müzik dönemleri boyunca gelişen bu yaklaşım, müziği rasyonel ve fenni bir disiplin olarak ele almıştır. Batı estetiğinde bir yapıt, bestecinin zihnindeki mutlak bir "model" olarak kurgulanır ve notasyon aracılığıyla bu model dondurulur. Buna karşılık Doğu müziği, yatay bir akışı, yani melodi zenginliğini merkeze alır. Bu dünyada müzik, seslerin birbiri ardına dizilerek oluşturduğu girift bir yolculuktur. "Şark müzisyenleri seslerin arasındaki uyum kurallarını bilmediklerinden, çok kısımlı müzikten, uyumların birli, üçlü, beşliye ve oktava bölünmesinden, yani bizim müziğimizin esas ve temelini oluşturan şeylerden tamamen habersizdirler" (Behar, 2005, s. 42). Bu durum bir eksiklikten ziyade, enerjinin dikey bir derinlikten ziyade yatay bir çeşitliliğe, yani makamsal derinliğe yönlendirilmesidir.
Ses sistemleri ve aralıklar söz konusu olduğunda, estetik farklar daha da keskinleşir. Batı müziği, Modernizm etkisiyle sesi standartlaştırmış ve bir oktavı on iki eşit parçaya bölen "tampere" sistemi benimsemiştir. Bu, müziği daha kontrol edilebilir ve orkestral icraya uygun hale getirmiştir. Ancak Doğu estetiği, doğada var olan ancak Batı sisteminde elenen mikrotonal aralıkları, yani "koma" seslerini müziğin ruhu olarak görür. Bir oktav içinde yirmi dört, hatta daha fazla sesin varlığı, Doğu müziğine muazzam bir ifade gücü ve esneklik katar. Bu mikrotonal zenginlik, dinleyicide "tarab" adı verilen bir esrime ve duygusal yoğunluk yaratmayı amaçlar. Doğu müziğinin bu dokunaklı yapısı, fiziksel hesaplamalardan ziyade kulağın yargıçlığına dayanır.İntikal ve icra yöntemleri de iki dünya arasındaki estetik ayrımı belirleyen temel unsurlardır. Batı'da bir yapıtın notaya dökülmüş olması, onun her icrada "aynen tekrarlanması" gereken sabit bir metin olduğu algısını yaratır. Oysa Doğu'da müzik, büyük ölçüde sözlü geleneklere ve "meşk" sistemine dayanır. Bu sistemde müzik, kağıt üzerindeki bir şifre değil, usta-çırak ilişkisiyle aktarılan yaşayan bir hafızadır. Bu durum, her icranın aslında yeni bir yaratım süreci olmasını sağlar. Doğu müziğinde bir yapıt, her seslendirilişinde icracının o anki ruh haliyle yeniden şekillenir. "Bir müzik yapıtı icra edildiği zaman ortaya çıkan sonuç bir bestenin düz, doğrudan ve basit biçimde icrası yerine bir bakıma her seferinde yeniden yaratılmasıydı" (Behar, 2015, s. 55). Bu özgürlük alanı, Batı'nın disiplinli ve merkeziyetçi orkestra yapısının aksine, Doğu'nun bireyselliği ve samimiyeti önceleyen oda müziği atmosferini besler.
Ritmik yapı da bu iki estetik dünya arasındaki farkı derinleştiren bir diğer unsurdur. Batı müziğinde ritim genellikle ölçüye dayalı ve tahmin edilebilir bir düzen içerirken; Doğu müziği "usul" adı verilen, kendine has bir örgüsü, lezzeti ve "yürüyüşü" olan karmaşık ritim kalıplarını kullanır. Usul, sadece bir zaman birimi değil, yapıtın duygusal çatısını tutan bir iskelettir. "Güftenin ve onun melodik çizgiye taksimatının, diğer yandan da melodinin kendisiyle birlikte onun altını çizen kuvvetli ve zayıf usul vuruşlarının eserin başından sonuna kadar uyum içinde olmaları gerekiyor" (Behar, 2015, s. 59). Bu iç içe geçmişlik, Doğu müziğine döngüsel ve felsefi bir derinlik kazandırır.
Modernleşme süreçleri, bu iki farklı estetik dünyayı birbirine yaklaştırmaya çalışsa da, özdeki farklılıklar varlığını sürdürmektedir. Batı'nın rasyonel, teknik mükemmelliği hedefleyen ve görkemli yapıları önceleyen bakış açısı ile Doğu'nun sezgisel, duygusal yoğunluğa odaklanan ve ayrıntılardaki inceliği arayan tavrı, insanlığın müzik mirasındaki iki farklı zenginliği temsil eder. Doğu müziği bir "hal" ve "makam" arayışıyken, Batı müziği bir "form" ve "kurgu" başarısıdır. Sonuç olarak, her iki sistem de kendi kültürel ve tarihsel bağlamı içinde mükemmel birer idrak biçimidir. Belki de asıl zenginlik, bir senfoninin matematiksel kusursuzluğu ile bir taksimin anlık esrimesini aynı kulakla duyabilme becerisidir. Peki, bizler bugün bir yapıtı dinlerken, seslerin arasındaki armonik uyumu mu arıyoruz, yoksa bir melodinin kıvrımlarında kaybolmayı mı seçiyoruz? Bu soru, müziğin evrensel dili ile yerel ruhu arasındaki o büyülü dengede açık uçlu bir şekilde asılı kalmaya devam edecektir.
Kaynakça
Behar, C. (2005). Musikiden Müziğe: Osmanlı/Türk Müziği: Gelenek ve Modernlik. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Behar, C. (2015). Osmanlı/Türk Musikisinin Kısa Tarihi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Racy, A. J. (2007). Arap Dünyasında Müzik: Tarab Kültürü ve Sanatı (Çev. S. Ayaz). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Zeren, M. A. (2011). Modern Türk Müziği Kuramı. Osmanlı (Cilt 10, s. 555-564). Ankara: Yeni Türkiye Yayınları.
_____________________
Not: Metnin konusu, kaynakları, biçemi... tarafımdan belirlenmiş/kurgulanmış; yapay zeka ile dil ve akış yönünden geliştirilmiştir. Safa Olgun