Musikinin insan ruhu üzerindeki o tarif edilemez, kimi zaman "sîneleri parçalayacak" kadar güçlü etkisi gerçekten nereden gelir? Bu güç, sadece havada titreşen moleküllerin kulak zarımızdaki mekanik bir hareketi mi yoksa zihnimizin o seslere yüklediği derin anlamların bir sonucu mudur? Modern ve klasik dönem kuramcıları bu konuyu yüzyıllardır tartışıyor. Bir yanda fizik yasalarının sarsılmaz kesinliği, diğer yanda insan ruhunun sonsuz anlam arayışı durmaktadır. Belki de cevap, bu iki kutbun tam ortasında, sesin fiziksel varlığıyla insanın içsel dünyasının kesiştiği o gizemli noktada saklıdır.
Müziğin temeline indiğimizde, karşımıza ilk çıkan gerçek sesin fiziksel bir enerji olduğudur. Duyduğumuz her bir nota, aslında tek başına saf bir tını değil, içinde gizli katmanlar barındıran bir "selen demeti"dir. Doğa, sesi birbirinin tam katı frekanslarla örülü bir yapı olarak bize sunar. Ancak ilginç olan, insan kulağının bu fiziksel yapının tamamına aynı tepkiyi vermemesidir. Yapılan araştırmalar, biyolojik donanımımızın belirli ses aralıklarını diğerlerinden daha öncelikli gördüğünü kanıtlar. "İnsanın işitme sisteminin, normal günlük sınırları içinde, bu demetteki ilk üç selenden (temel ses, temel sesin sekizlisi ve üst beşlisi) sonrasını, bu selenlerin enerjisi çok az olduğu için algılayamadığıdır" (Zeren, 1995, as cited in Osmanlı Cilt 10, s. 559). Bu durum, müziğin "mekanik" gücünün aslında biyolojik bir sınırlılık ve seçimle başladığını gösterir. Vücudumuz, fiziksel dalgaların içinden en güçlü olanları seçip onları uyumun yapı taşları olarak kodlamaktadır.
Bu mekanik veri nasıl olup da ruhun derinliklerinde bir fırtına koparabilir? İşte burada, ses dalgalarının mekanikliğinden ruhun anlam dünyasına geçiş yaparız. Müzik, diğer sanat dallarından farklı olarak, düşüncelere ihtiyaç duymadan doğrudan duygu merkezlerimize sızma yeteneğine sahiptir. Bir tabloyu anlamak için bakmak, bir şiiri anlamak için kelimelerin anlamını bilmek gerekirken; müzik, zihinsel bir aracıya ihtiyaç duymadan ruhun kapılarını zorlar. Bu sarsıcı giriş, klasik kuramsal yapıtlarda çok etkileyici bir biçimde betimlenir. Musikinin bu benzersiz dili üzerine düşünen kuramcılar şunu fark etmiştir: "Musiki ise ruha, fikri yardıma lüzum görmeksizin, doğrudan doğruya girer; onun biricik dili ruhun anlıyabileceği bir dildir; öyle bir dil iki ruh bunu anlar, fakat tercüme edemez" (Uzdilek, 1944, s. 63). Bu tespit, müziğin gücünün sadece ses dalgalarında değil, o dalgaların ruhla kurduğu ve kelimelere dökülemeyen o "tercüme edilemez" bağda gizli olduğunu fısıldar.
Tarihsel süreçte Doğu ve Batı müzik geleneklerine baktığımızda, her iki dünyanın da sesi farklı estetik gayelerle işlediğini görürüz. Batı geleneği daha çok dikey bir yapı olan çokseslilikle dış dünyayı ve imgeleri betimlemeye yönelirken; Doğu geleneği, tek bir ezgi çizgisinin içindeki mikrotonal zenginliklere ve yatay akışın yarattığı içsel derinliğe odaklanmıştır. Bu estetik tercihler, müziğin yarattığı "esrime" halinin niteliğini de belirler. Bazı sistemlerde müzik, dinleyiciyi dışsal bir anlatıya götürürken; bazılarında ise onu tamamen kendi içine, "tarab" adı verilen bir duygu yoğunluğuna çeker. Bu yoğunluk hali, müziğin sadece teknik bir başarı olmadığını, insanın organize ettiği bir deneyim alanı olduğunu hatırlatır. "İnsanın organize ettiği sesler bütününe müzik denir" (Blacking, 1973, as cited in THM, s. 3). Eğer bu organizasyon sadece matematiksel bir işlemden ibaret kalsaydı, muhtemelen hiçbir yapıt insanı ağlatmaya yetmezdi.
Musikinin "sîneleri parçalama" gücü, belki de bu organizasyonun insanın en derin yaralarına veya en büyük sevinçlerine temas edebilmesinden gelir. Klasik müzik yapıtlarından kitle müziğine kadar her alanda, sesin fiziksel gücü (ritim, ses şiddeti, tını) ile ruhun o sesi işleme biçimi arasında sürekli bir alışveriş vardır. Modern dönemde sesin sarsıcı etkisini araştıranlar, özellikle makamsal yapılarda kullanılan mikrotonal "ince ayarların" veya ritmik gecikmelerin dinleyicide nasıl bir beklenti ve ardından gelen bir boşalım (katarsis) yarattığını gözlemlemişlerdir. "Doğu müziğinde müzik kaynaklı esrime, dinleyicilerin ruhsal ve fiziksel dünyasını dönüştüren temel bir deneyim olarak kabul edilir; sanatın özü 'ihsas' yani duyumdur" (Racy, 2003, s. 12). Bu "ihsas", yani hissetme yetisi olmadan, en kusursuz ses dalgası bile ruhun labirentlerinde kaybolup gidecek bir gürültüden fazlası olamazdı.
Musikinin o devasa gücünü sadece ses dalgalarının mekanikliğine veya sadece ruhun soyut arayışına bağlamak, bu muazzam olayı eksik tanımlamak olur. Mekanik dalgalar, ruhun o sesleri "anlamlı" birer mesaja dönüştürmesi için gereken fiziksel köprüyü kurar. Ruh ise o köprüden geçerek kendi varoluşsal sancılarını, özlemlerini ve aşkınlık arzusunu seslerle dışa vurur. Belki de musikinin asıl gizemi, atomların titreşimi ile ruhun feryadı arasındaki o aşılmaz görünen mesafeyi tek bir saniyede yok edebilmesindedir. Musikinin vuruşları tenimizi mi parçalıyor yoksa o vuruşların içindeki anlam mı ruhumuzu kanatıyor? Bu sorunun cevabı, her bir dinleyicinin kendi içsel sessizliğinde, bir yapıtı dinlerken duyduğu o ilk "ah" nidasında gizli kalmaya devam edecek gibi görünüyor.
Kaynakça
Blacking, J. (1973). How Musical Is Man?. Seattle: University of Washington Press.
Racy, A. J. (2003). Making Music in the Arab World: The Culture and Artistry of Tarab. Cambridge: Cambridge University Press.
Uzdilek, S. M. (1944). İlim ve Musiki. İstanbul: Belediye Konservatuarı Yayınları.
Zeren, M. A. (2000). Modern Türk Müziği Kuramı. In Osmanlı (Cilt 10). Ankara: Yeni Türkiye Yayınları.
__________________________
Not: Metinler, “deneme yazıları”dır. Nesnel yaklaşımlarla oluşturulan metinlerin konusu, kurgusu, başvuru-kaynakları tarafımca belirlenmiş, dil ve akış yönünden yapay-zeka (AI) ile geliştirilmiştir. Safa Olgun