İnsanın sesle olan kadim bağı, sadece fiziksel bir titreşimin kulak zarına çarpması değil, bir medeniyetin kendi ruhunu dışa vurma biçimidir. Tarihsel süreçte karşı karşıya gelen iki farklı ses dünyası; yani "alaturka" ve "alafranga" arasındaki o meşhur gerilim, çoğu zaman yüzeysel bir müzik tercihi gibi algılanmıştır. Oysa melodilerin, perdelerin ve ritimlerin arkasına gizlenen bu çatışma, aslında insanın dünyayı, eşyayı ve zamanı nasıl anlamlandırdığına dair iki devasa tasavvurun karşılaşmasıdır. Bu bir ses estetiği meselesi olduğu kadar, aynı zamanda modernizmin getirdiği rasyonalite ile kadim dünyanın yaşantısal derinliği arasındaki ontolojik bir ayrışmadır. Peki, bir yapıtın hangi sistemle icra edileceği tartışması, neden bir toplumun kimlik arayışının merkezine yerleşir?
Modernist dönemin başlangıcından itibaren müziğin rasyonalize edilmesi süreci, bu çatışmanın en teknik ve felsefi zeminini oluşturmuştur. Batı dünyasında gelişen modernizm, müziği laboratuvar hassasiyetinde ölçülebilir ve hesaplanabilir bir veri haline getirme çabasını doğurmuştur. Bu rasyonellik arayışı, seslerin arasındaki o doğal ve karmaşık mikrotonal farkların elenmesine ve ses sisteminin "eşit basamaklı" bir yapıya büründürülmesine yol açmıştır. Modern sosyolojinin temel yaklaşımlarına dayanan analizlere göre bu durum şu şekilde ifade edilir: "Batı müziğinin rasyonalleşmesinde ve modernleşmesindeki en önemli etkeni tampereman sisteme geçiş olarak görür; böylelikle ilerleme kaydedebilecek Batı müziğinin tüm unsurları ölçülebilir ve hesaplanabilir bir kesinlik içinde tarif edilebilir olmuştur" (Ayas, 2019, s. 136). Bu disiplin sayesinde müzik, bestecinin elinden çıkan ve her icrada aynı kalması beklenen bir "sanat nesnesi" haline gelmiştir.
Öte yandan, geleneksel ses dünyasında müzik, kâğıda sığdırılamayacak kadar canlı, akışkan ve anlık bir eylemdir. Bu tasavvurda müzik, üzerinde çalışılan soğuk bir veri değil, bir nefesin başka bir nefese aktardığı canlı bir hafızadır. Modernizm süreciyle birlikte müziğin bu şekilde "nesneleşmesi", müziği yaşayan bir deneyim olarak gören kadim kültürler için son derece yabancı bir olgudur. Araştırmacıların vurguladığı üzere: "Batılı bakış açısından müziği sanki bir nesneymiş, kendi başına anlama sahip bir ‘şey’miş gibi ele almak, dünyadaki birçok müzik kültürüne yabancıdır" (Bohlman, 2015, s. 28). İşte çatışmanın asıl kaynağı buradadır: Bir taraf müziği mülkleştirilebilen ve analiz edilebilen bir ürün olarak görürken, diğer taraf onu ancak icra edildiği anda var olan ruhsal bir yolculuk olarak kurgular.
Bu iki tasavvur arasındaki savaş, terminoloji ve kavramlar üzerinden de somutlaşır. Kullanılan sözcüklerin değişimi, aslında o sözcüklerin temsil ettiği dünya görüşünün de tasfiye edilmesi anlamına gelmektedir. Geleneksel kültürün bin yılı aşkın birikimini ifade eden kavramlar ile modernleşmenin getirdiği yeni adlandırmalar arasındaki fark, sadece bir dil bilgisi meselesi değildir. Yapılan akademik tespitlere göre: "Mûsikî sözcüğü bin yılı aşkın bir geçmişten gelen ekinsel bir değere vurgu yapılan, 'Müzik' ise yeni ekinimize vurgu yapılan yaklaşık yetmiş yıldır kullanılmakta olan bir sözcüktür" (Sağlam, 2009, s. 8). Bu ayrım, müziğin sadece nasıl duyulacağı değil, aynı zamanda toplumun hangi kültürel mirasa yaslanacağı konusundaki politik ve sosyolojik tercihleri yansıtır.
Tarihsel dönüşüm dönemlerinde devletin ve kurumların müzik alanına doğrudan müdahaleleri, bu iki medeniyet tasavvuru arasındaki gerilimi daha da keskinleştirmiştir. Müziği sadece estetik bir olgu olarak değil, toplumu inşa etmenin bir aracı olarak gören modernist yaklaşımlar, belirli türleri teşvik ederken diğerlerini yasaklama veya dışlama yoluna gitmişlerdir. Bu müdahaleci tavır, müzik dünyasında keskin kutuplaşmalara neden olmuştur. Söyleşilerde dile getirilen bir tespite göre: "Bu müdahalelerin en üst noktası, şahikası 'musiki inkılabı' adı altında ortaya çıkıyor" (Ayvazoğlu ve ark., 1990, s. 11). Bu tür müdahaleler, aslında bir ses sistemini değil, o sesin içinde hayat bulduğu tüm bir medeniyet dairesini dönüştürme arzusunun sonucudur.
Estetik düzlemde bakıldığında, çatışmanın bir tarafında Batı'nın dikey yapılanması olan armoni, diğer tarafında ise Doğu'nun yatay zenginliği olan makam yapısı durmaktadır. Modernist eğitim modellerinde çokseslilik bir "uygarlık ölçütü" olarak sunulurken, tek sesli yapıların zenginliği "gerilik" veya "mahallilik" olarak yaftalanmıştır. Ancak psikolojik bir perspektiften yaklaşıldığında, insanın sese verdiği tepkinin sadece teknik bir karmaşıklıkla ölçülemeyeceği fark edilir. Bir yapıtın dinleyiciyi ulaştırdığı o "esrime" (tarab) hali, hem fiziksel titreşimin hem de kültürel belleğin ortak bir ürünüdür. Geleneksel yapıtların mikrotonal derinliği, standartlaştırılmış sistemlerin sunduğu matematiksel kusursuzlukla kıyaslanamayacak kadar karmaşık bir ruhsal harita sunar.
Bugün gelinen noktada, alaturka ve alafranga arasındaki bu tarihsel savaşın galibi ya da mağlubunu aramak yerine, her iki ses dünyasının da insan deneyiminin farklı katmanlarına nasıl hitap ettiğini anlamak daha değerlidir. Standartlaşma müziği evrensel bir dille "taşınabilir" kılmış olsa da, seslerin doğasındaki o ince, yazılamayan nüansların ve usta-çırak bağının sağladığı canlılığın kaybı, insan ses belleğinde büyük bir boşluk yaratmıştır. Modern ve postmodern dönemlerde kitle müziği ne kadar yaygınlaşırsa yaygınlaşsın, insanın kendi iç sesini duyabilmesi için hala o kadim ve sessiz boşluklara ihtiyacı vardır.
Sonuç olarak, "alaturka-alafranga" meselesi, basit bir nota ya da enstrüman tercihi olmanın çok ötesindedir. O, rasyonel aklın sese hükmetme çabası ile ruhun sesle birleşme arzusunun yüz yıllık öyküsüdür. Bir yapıtın başarısı, sadece porte üzerindeki notaların doğruluğunda mıdır, yoksa o yapıtın iki farklı medeniyetin seslerini aynı anda içimizde yankılatabilmesinde mi? Belki de asıl zenginlik, bu çatışmanın bitmesinde değil; her iki dünyadan süzülüp gelen tınıların, insanlığın ortak anlam arayışında yeni bir armoni oluşturabilmesindedir. Sizce de gerçek müzik, kuralların bittiği ve ruhun sessizlikle konuştuğu o gizemli alanda başlamaz mı?
Kaynakça
Ayas, G. O. (2019). Müzik Sosyolojisi: Kavramsal Bir Bakış. İstanbul: İthaki Yayınları.
Ayvazoğlu, B., Behar, C., Savaşır, İ., & Sökmen, S. (1990). Müzik ve Cumhuriyet. (Panel Metni). İstanbul: Metis Yayınları. (Erişim adresi: https://1kitap1.com).
Bohlman, P. V. (2015). Dünya Müziği. (Çev. H. Gür). Ankara: Dost Kitabevi.
Sağlam, A. (2009). Türk Mûsikî/Müzik Devrimi. Bursa: Alfa Aktüel Yayınları.
__________________________
Not: Metinler, “deneme yazıları”dır. Nesnel yaklaşımlarla oluşturulan metinlerin konusu, kurgusu, başvuru-kaynakları tarafımca belirlenmiş, dil ve akış yönünden yapay-zeka (AI) ile geliştirilmiştir. Safa Olgun
Sessel Bir Sığınak Olarak Kulaklık: Kamusal Uzamda Mahremiyetin İnşası
Modern kentsel yaşamın karmaşık yapısı içinde kulaklıklar, bireyin dış dünya ile olan sınırlarını belirleyen en işlevsel teknolojik ayg...