Gündelik yaşamın gürültüsü içinde bir şarkıyı seçip diğerini sustururken, yaptığımız eylem basit bir kulak alışkanlığından çok daha fazlasını mı ifade ediyor? Bir yapıtı baş tacı ederken, aslında o yapıtın temsil etmediği koca bir dünyayı mı dışlıyoruz? Müzik, insan deneyiminin en mahrem köşelerine sızarken, aynı zamanda bireyin kimliğini tanımlayan keskin bir sınır hattı çizer. Bu sınırın bir tarafında "sevilen" sesler tınlarken, diğer tarafında reddedilen kültürel kodlar, tarihsel perspektifler ve toplumsal roller yer alır. Dolayısıyla, bir müzik tarzına duyulan sevgi, aslında seçilmemiş olana karşı geliştirilen örtük bir direnç mekanizmasıdır.
Kültürel çerçeveler, müziği nasıl duyduğumuzu ve neyi değerli bulduğumuzu belirleyen sessiz dillerdir. Batı geleneği, rasyonel ve yapısal bir işitmeyi öncelerken; Doğu geleneği daha çok ana odaklanan, tefekkür edici bir zaman deneyimi sunar. Batılı bir kulak için müzik, bir mimari yapı gibi inşa edilen, gelişim ve sonuç odaklı bir süreçtir. Bu yapısal yaklaşımı benimseyen bir dinleyici, müziği bir "şey" veya analiz edilecek bir "nesne" olarak görür. Oysa bu perspektif seçildiğinde, müziğin anlık varoluşu ve doğayla olan döngüsel bağı otomatik olarak reddedilmiş olur. "Doğu müziğinin sesi, sabit ilişkiler ve yapılara ilişkin entelektüel bir algının kurulmasını dışlar ve bu nedenle rasyonel yarı-mekansal operasyonel zaman kavramını uygulanamaz hale getirir" (Orlov, 2005, s. 55). Bu reddediş, yalnızca bir ses dizisini değil, o sesin dünyayı algılama biçimini de kapsar.
Modernizm ve Postmodernizm süreçlerinde müziğin üstlendiği roller bu reddedişin neresindedir? Klasik Müzik geleneği, kalıcı formlar ve "yüce" olanın arayışıyla bir kimlik inşa ederken; Kitle Müziği veya Pop Müzik gibi türler, kentleşmenin ve modernitenin getirdiği yeni sosyal kimliklerin taşıyıcısı olur. Bir birey, Klasik Müzik yapıtlarını hayatının merkezine koyduğunda, genellikle modern dünyanın hızla tüketilen, geçici ve "metalaşmış" doğasını reddetme eğilimi gösterir. Öte yandan, kitlelere hitap eden modern türleri tercih edenler, geleneksel yapıların artık karşılayamadığı sosyal işlevlere yönelirler. Bu tür yeni türler, "Batılı öğeleri ödünç alırken, kendi yollarıyla moderniteyi onaylar ve modern kültürün çelişkilerini ve karmaşıklıklarını ifade eder" (Manuel, 1988, s. v-vi, aktaran Nooshin, 2009). Bu durumda Pop müziği sevmek, geleneksel olanın statikliğini reddetmek anlamına gelebilir.
Müzikal tercihler aynı zamanda ideolojik birer sığınaktır. Bir yapıtın "anlamsız" olduğunu iddia etmek veya onu sadece "saf ses" olarak yüceltmek, aslında o yapıtın taşıdığı toplumsal yükümlülüklerden kaçma çabasıdır. Müzik, dünyevi kaygılardan tamamen bağımsız bir özerklik alanına sahipmiş gibi sunulduğunda, dinleyici bu sessizliğin içinde kendini güvende hisseder. Ancak bu estetik ideal, yapıtın dünyayla olan bağını koparırken önemli bir gerçeği de görmezden gelir. "Müziğin ihtişamı, övülen varlık değeri içindeki sözde anlamsızlığı ideolojik bir cazibedir ve baştan çıkarıcıdır" (Kramer, 2011, s. 60). Bu cazibeye kapılan dinleyici, müziğin politik, sosyal ve tarihsel sorumluluğunu reddederek, onu steril bir haz nesnesine dönüştürür.
Psikolojik bir boyutta ise, bir müzik tarzına olan bağlılığımız, "öteki" ile kurduğumuz ilişkinin bir yansımasıdır. Kendimize en yakın bulduğumuz sesler, genellikle en aşina olduğumuz seslerdir. Aşinalık, zihnimizde bir güvenlik alanı yaratır ve bu alanın dışındaki her şey "gürültü" veya "karmaşa" olarak nitelendirilerek reddedilir. "Müzikseverin inancında ilk ve son madde aşinalıktır" (Spalding, 1920, s. 33). Tanıdık bir melodinin güvenli kucağına sığınırken, aslında bilinmeyenin yaratacağı o kaygı verici keşif sürecini reddediyoruzdur. Bilineni sevmek, aynı zamanda yeninin getireceği belirsizliğe karşı örülen bir duvardır.
Bir müzik tarzına duyulan tutku, beraberinde devasa bir reddedişler silsilesi getirir. Bu, bazen rasyonel bir zaman anlayışının reddidir, bazen modernitenin kaosundan kaçıştır, bazen de yabancı olanın kimliğimize yönelik tehdidini dışarıda bırakma arzusudur. Sevdiğimiz her ritimle birlikte, başka bir hayatın ritmini sustururuz. Acaba bir gün, reddettiğimiz o seslerin de bizim bütünümüzün bir parçası olduğunu fark edebilecek miyiz? Yoksa kendi müzikal yankı odalarımızda, dışladığımız dünyaların sessizliğiyle mi yaşlanacağız? Müzik, bize kim olduğumuzu söylerken, aslında kim olmayı reddettiğimizi de fısıldamaya devam ediyor.
Kaynakça
Kramer, L. (2011). Interpreting Music. University of California Press.
Manuel, P. (1988). Popular Musics of the Non-Western World: An Introductory Survey. Oxford University Press. (Aktaran: Nooshin, L. (2009). Music, Power and Politics).
Orlov, G. (2005). Müzik Deneyimi Nedir? (Çev. G. Orlov). St. Petersburg: Kompozitor. (Orijinal çalışma basım tarihi belirtilmemiştir).
Spalding, W. R. (1920). Music: An Art and a Language. Arthur P. Schmidt Co.
________________________
Not: Metinler, “deneme yazıları”dır. Nesnel yaklaşımlarla oluşturulan metinlerin konusu, kurgusu, başvuru-kaynakları tarafımca belirlenmiş, dil ve akış yönünden yapay-zeka (AI) ile geliştirilmiştir. Safa Olgun
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Beğeninin Öteki Yüzü
Gündelik yaşamın akışında bir radyo kanalını değiştirirken veya bir çalma listesini kapatırken yaptığımız eylem, basit bir kulak alışka...
-
İnsanlık tarihinin en büyüleyici bilmecelerinden biri, havada titreşen basit frekansların nasıl olup da ruhun en derin katmanlarında karmaş...
-
Müzik hermeneutiği dediğimiz şey, aslında bir şarkıyı ya da besteyi dinlerken "Burada ne anlatılıyor?" sorusunun peşine düşen koc...
-
Ses, dış dünyadan zihnimize sızan ham bir titreşimden çok daha fazlasıdır; o, benliğimizin derinliklerinde inşa edilen, kültürel kodlarla f...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.