Kültürel çerçeveler, müziği nasıl duyduğumuzu ve neyi değerli bulduğumuzu belirleyen görünmez dillerdir. Batı geleneği, rasyonel ve yapısal bir işitmeyi öncelerken; Doğu geleneği daha çok ana odaklanan, tefekkür edici bir zaman deneyimi sunar. Batılı bir kulak için müzik, bir mimari yapı gibi inşa edilen, gelişim ve sonuç odaklı bir süreçtir. Bu yapısal yaklaşımı benimseyen bir dinleyici, müziği bir nesne olarak ele alır. Oysa bu perspektif seçildiğinde, müziğin anlık varoluşu ve doğayla olan döngüsel bağı otomatik olarak dışlanmış olur. Kaynaklar bu durumu şöyle açıklar: "Doğu müziğinin sesi, sabit ilişkiler ve yapılara ilişkin entelektüel bir algının kurulmasını dışlar ve bu nedenle rasyonel yarı-mekansal operasyonel zaman kavramını uygulanamaz hale getirir" (Orlov, 2005, s. 62). Bu reddediş, yalnızca bir ses dizisini değil, o sesin dünyayı algılama biçimini de kapsar.
Peki, neden bazı yeniliklere bu kadar kapalıyız? Müzik endüstrisinin ve bireysel dinleyicilerin yeni tarzlara karşı gösterdiği direnç, genellikle yerleşik düşünce alışkanlıklarından kaynaklanır. Bir yapıt, mevcut kültürel paradigmalarımızın dışındaysa, zihnimiz onu "gürültü" olarak sınıflandırma eğilimindedir. Bu durum, sadece kişisel bir zevk meselesi değil, toplumsal bir değer yargısıdır. Bir müzik tarzını sevmek, o tarzın onayladığı normları kabul etmek demektir. Yeniliğe karşı gösterilen bu direnç üzerine şu tespit dikkat çekicidir: "Bu tutumun nedeni büyük şirketlerin kibri veya dar görüşlülüğü değil, karar vericilerin düşünce rutinlerini de belirleyen kültürel bir paradigmanın artık miadı dolmuş normları ve değerleridir" (Tschmuck, 2006, s. 1). Bu bağlamda, Klasik Müzik veya Kitle Müziği gibi genellemeler içinde kalırken aslında kendi konfor alanımızı koruyor ve bu alanın dışındaki her türlü estetik devrimi reddediyoruz.
Müzikal tercihler aynı zamanda ideolojik birer sığınak işlevi görür. Bir yapıtın "anlamsız" olduğunu iddia etmek veya onu sadece "saf ses" olarak yüceltmek, aslında o yapıtın taşıdığı toplumsal yükümlülüklerden kaçma çabası olabilir. Müzik, dünyevi kaygılardan tamamen bağımsız bir özerklik alanına sahipmiş gibi sunulduğunda, dinleyici bu sessizliğin içinde kendini güvende hisseder. Ancak bu estetik ideal, yapıtın dünyayla olan bağını koparırken önemli bir gerçeği de görmezden gelir. Şu ifade bu durumu çarpıcı bir şekilde dile getirir: "Müziğin ihtişamı, övülen varlık değeri içindeki sözde anlamsızlığı ideolojik bir cazibedir ve baştan çıkarıcıdır" (Kramer, 2011, s. 60). Bu cazibeye kapılan dinleyici, müziğin politik, sosyal ve tarihsel sorumluluğunu reddederek onu steril bir haz nesnesine dönüştürmeyi tercih eder.
Tarihsel süreçte, Batı’nın "yapısal işitme" becerisini yüceltmesi, müziğin bedensel ve kendiliğinden olan yönlerinin bastırılmasına yol açmıştır. Klasik Müzik geleneğinde dinleyicinin konsantre olması ve yapıtı entelektüel bir çabayla takip etmesi beklenir. Bu eğitimli dinleme biçimi, müziğin "canlı" ve fiziksel bir tepki uyandıran doğasını bir kenara itmiştir. Kaynaklarda belirtildiği üzere: "Batılılar dikkatlerini değişen, 'canlı' seslere değil, ses yapılarına odaklamayı öğrenirler" (Orlov, 2005, s. 54). Dolayısıyla, yüksek kültürle ilişkilendirilen bir müzik tarzını sevdiğimizde, aslında müziğin ilkel, bedensel ve denetlenemeyen o "vahşi" gücünü reddetmiş oluruz. Bu, aklın otoritesini içgüdünün otoritesine tercih etmektir.
Modernizm ve Postmodernizm süreçlerinde müziğin üstlendiği roller, bu reddedişin sınırlarını daha da genişletmiştir. Kitle Müziği veya Pop Müzik gibi türler, modernitenin getirdiği yeni sosyal kimliklerin taşıyıcısı olurken geleneksel yapıların statikliğini reddeder. Öte yandan, Klasik Müzik yapıtlarını hayatının merkezine koyan bir birey, modern dünyanın hızla tüketilen, geçici ve metalaşmış doğasına karşı bir direnç gösteriyor olabilir. Bir tarzı sahiplenmek, o tarzın temsil ettiği zaman anlayışını da sahiplenmektir. Batı'nın ilerlemeci zaman anlayışını seven bir kulak, Doğu'nun anlık ve durağan zaman deneyimine tahammül edemez.
Sonuç olarak, bir müzik tarzına duyulan tutku, beraberinde devasa bir reddedişler silsilesi getirir. Bu, bazen rasyonel bir zaman anlayışının reddidir, bazen modernitenin kaosundan kaçıştır, bazen de yabancı olanın kimliğimize yönelik tehdidini dışarıda bırakma arzusudur. Sevdiğimiz her ritimle birlikte, aslında başka bir hayatın ritmini sustururuz. Müzik bize kim olduğumuzu söylerken, aslında kim olmayı reddettiğimizi de fısıldamaya devam eder. Kendi müzikal yankı odalarımızda, dışladığımız dünyaların sessizliğiyle mi yaşlanacağız, yoksa reddettiğimiz o seslerin de bizim bütünümüzün bir parçası olduğunu fark edebilecek miyiz? Bu sorunun cevabı, beğenilerimizin öteki yüzüne bakma cesaretimizde saklıdır.
Kaynakça
Kramer, L. (2011). Interpreting Music. Berkeley: University of California Press.
Orlov, G. (2005). Müzik Deneyimi Nedir? (Çev. G. Orlov). St. Petersburg: Kompozitor.
Tschmuck, P. (2006). Creativity and Innovation in the Music Industry. New York: Springer.
________________________
Not: Metinler, “deneme yazıları”dır. Nesnel yaklaşımlarla oluşturulan metinlerin konusu, kurgusu, başvuru-kaynakları tarafımca belirlenmiş, dil ve akış yönünden yapay-zeka (AI) ile geliştirilmiştir. Safa Olgun
Not: Metinler, “deneme yazıları”dır. Nesnel yaklaşımlarla oluşturulan metinlerin konusu, kurgusu, başvuru-kaynakları tarafımca belirlenmiş, dil ve akış yönünden yapay-zeka (AI) ile geliştirilmiştir. Safa Olgun
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.