İnsan zihninin en karmaşık labirentlerinden biri olan müzikal beğeni, çoğu zaman basit bir "hoşlanma" duygusunun ötesine geçer. Bir insanın yaşamı boyunca dinlediği yapıtların türü, ritmi ve tınısı değiştikçe, bu değişimin o bireyin iç dünyasındaki daha derin sarsıntıların bir yansıması olup olmadığı sorusu akıllara gelir. Sahi, bir gün çok sevdiğimiz bir melodiye yabancılaşıp bambaşka bir ses dünyasına sığınmamız, sadece kulaklarımızın yeni bir tını arayışı mıdır? Yoksa bu değişim, dünyaya bakış açımızın, inançlarımızın ve ideolojik konumlanışımızın sessizce yeniden inşa edildiğinin bir kanıtı mıdır? Müzik, sadece duyulan bir olgu değil, aynı zamanda insanın yerle, zamanla ve toplumla kurduğu bağın estetik bir koordinatıdır.
Müzikal kimlik, başlangıçta bir aidiyetin ve belirli bir kültürel sınırın imzası olarak işlev görür. Modernizmden postmodernizme uzanan süreçte, müziğin toplumsal ayrışma ve birleşme süreçlerindeki rolü nesnel bir veri olarak karşımıza çıkar. Müzikal tercihlerimiz, aslında kim olduğumuzu ve kime "öteki" dediğimizi belirleyen görünmez çizgiler çeker. Yapılan araştırmalar, müziğin bu sınır çizici niteliğini şu şekilde ortaya koymaktadır: "Müzik... Barth’ın (1969) deyimiyle etnik bir sınırı, yani bölücü bir unsuru temsil eder" (Dell'Agnese & Tabusi, 2011, p. 7). Bu perspektiften bakıldığında, bir bireyin müzik zevkinin radikal bir biçimde değişmesi, onun daha önce dahil olduğu kültürel ve ideolojik sınırları ihlal ederek yeni bir "biz" tanımı arayışına girdiğinin göstergesi olabilir.
Dünya görüşündeki değişimler, bireyin kendini tanımlama biçimini de dönüştürür. Müzik, bu dönüşümün en akışkan ve yanardöner olduğu alanlardan biridir. Klasik müzik döneminin katı formlarından, pop ya da folk müziğin daha esnek yapılarına geçiş ya da kitle müziği döneminin standartlaşmış kalıplarını reddediş, aslında bireyin toplumsal hiyerarşi içindeki yerini yeniden tayin etme çabasıdır. Kimliklerin statik birer yapı değil, sürekli değişen bir diyalog süreci olduğu unutulmamalıdır. Sosyolojik saptamalara göre, "Kimlikler akışkandırlar... köklerden çağrışmıştır ancak akışkan ve yanardönerdirler, farklı benlikler arasında bir diyalog biçimi haline gelirler" (Bauman, 2010, aktaran Dell'Agnese & Tabusi, 2011, p. 32). Öyleyse, bir yapıtın tınısındaki değişim, aslında bireyin kendi içindeki "farklı benliklerin" birbiriyle girdiği yeni bir ideolojik pazarlığın sonucudur.
Psikolojik ve toplumsal düzeyde müzik, özellikle genç kuşaklar için sadece bir eğlence aracı değil, aynı zamanda bir dünya görüşü beyanıdır. Bir yapıtı dinlemek ya da bir müzikal performansa katılmak, paylaşılan ortak anıların ve kolektif geleneklerin bir parçası olmak demektir. Müzik, bireyin ideolojik alışverişini gerçekleştirdiği bir dil haline gelmiştir. Konuyla ilgili alan çalışmalarında vurgulandığı üzere, "Müzik, genç kuşakların bir işareti, kimliği, ritüeli, ifadesi, ideolojik alışverişi ve dili niteliğini kazanmıştır" (Safronov, 2018, p. 194). Bu durum, müzik zevkinin değişiminin rastlantısal bir kulak alışkanlığından ziyade, bireyin toplumsal değerler sistemindeki yeni bir konumlanışın habercisi olduğunu destekler niteliktedir.
Peki, müzik zevki değişen herkesin ideolojisinin de değiştiğini kesin bir yargı olarak sunabilir miyiz? Bu noktada müziğin ontolojik doğasına bakmak gerekir. Müzik, "akustik malzeme" ile "zihinsel fikir" arasındaki hassas bir dengedir. Bir insanın sadece teknik bir merakla yeni tınılara yönelmesi de mümkündür. Ancak müzik, yaşanmış bir pratik olarak her zaman bir alan paylaşımını ve kültürel bir yükü beraberinde getirir. Müzik felsefecilerinin belirttiği gibi, bir yapıtın nasıl duyulması gerektiğine dair zihinsel şablonlarımız, içine doğduğumuz ya da sonradan dahil olduğumuz kültürlerin değerleriyle harmanlanmıştır. Bu nedenle, bir yapıtın estetik değerini yeniden tanımlamak, o yapıtın temsil ettiği dünya görüşüyle barışmak ya da çatışmak anlamına gelir.
Sonuç olarak, bir insanın müzik zevkinin değişmesi, sadece estetik bir tercih kayması değil, zihindeki haritaların yeniden çizilmesidir. Müziği sadece teknik bir ses dizimi olarak değil de, insan deneyiminin ve toplumsal varoluşun bir aynası olarak düşündüğümüzde, her yeni melodinin beraberinde yeni bir fikir getirdiğini görürüz. Belki de bir insanın çalma listesindeki o büyük değişim, onun dünyaya söyleyecek yeni bir sözü olduğunun ya da artık dünyayı bambaşka bir pencereden gördüğünün en dürüst itirafıdır. Müzik, ruhumuzun ideolojik pusulasıdır; ve bu pusula yön değiştirdiğinde, tüm yaşam coğrafyamızın da onunla birlikte değişmesi kaçınılmazdır. Sizce de bir yapıtın kalbimize değme biçimi, aslında hayata neresinden tutunduğumuzun bir yansıması değil midir?
KAYNAKÇA
Bauman, Z. (2010). Liquid Modernity. Rome-Bari: GLF Editori Laterza.
Bohlman, P. V. (1999). "Ontologies of Music". In N. Cook & M. Everist (Eds.), Rethinking Music. Oxford: Oxford University Press.
Dell'Agnese, E., & Tabusi, M. (2011). Geografia e musica. Luoghi, suoni, territori. Milano: FrancoAngeli.
Safronov, A. V. (2018). Müzik Endüstrisi: Sosyokültürel Bir Olgu. (Çev. Belirtilmemiş).
___________________________
Not: Metnin konusu, kaynakları, biçemi... tarafımdan belirlenmiş/kurgulanmış; yapay zeka ile dil ve akış yönünden geliştirilmiştir. Safa Olgun