Bir sabah uyandığınızda zihninizin içinde harika bir ezgi yankılanıyor. Ucu bucağı olmayan, akışkan, kurallara sığmayan bir ses denizi sanki. Tam da bu, bir bestecinin o meşhur "işitsel rüyası"dır.
Ama ne zaman ki o besteci eline kalemi alıp o büyülü anı nota kağıdına dökmeye çalışır, işler birden değişiverir. O sonsuz özgürlükteki sesler, çizgilerin ve kutucukların arasına hapsolmaya başlar. Peki, zihnimizdeki o capcanlı "rüya" ile kağıda dökülmüş o "soğuk" notalar arasındaki en büyük fark nedir?
Bu sadece teknik bir yazım meselesi mi, yoksa insanın doğayla ve zamanla girdiği o bitmek bilmeyen kavganın bir yansıması mı?
Aslında müzik dediğimiz şey, biz onu duyup hissedene kadar ortada yoktur.
Yani deneyimin dışında müzik diye bir gerçeklikten bahsedemeyiz. Besteci zihnindeki o işitsel rüyayı yaşarken, aslında kronometrik zamanın dışına çıkar ve "sanal bir zaman" dilimine girer. Bu rüya anında sesler henüz "terbiye edilmemiş" ve parçalanmamıştır. Fakat modernizm ve rasyonalizmin getirdiği o düzenleme tutkusu, besteciyi bu rüyayı bir laboratuvar ortamına, yani nota kağıdına taşımaya zorlar.
Bir araştırmacının çok güzel ifade ettiği gibi, bu süreç aslında bir tür kopuştur: "Müzikal insanın asli günahı, hayvan müziğinden uzaklaşmaktır " (Spitzer, The Musical Human: A History of Life on Earth, s. 360). Burada bahsedilen "asli günah", o kendiliğinden gelen, doğal ve rüyamsı ses akışını bırakıp, onu rasyonel bir sistemin içine hapsetmektir.
Notaya dökmek, aslında o devasa rüyayı "parçalara ayırmak" demektir. Besteci rüyasında her şeyi aynı anda, bir bütün olarak duyabilirken; nota kağıdı ona sesleri birbiri ardına dizmeyi dayatır. Bu durum, rüyanın o mistik derinliğini kaybedip bir "mimari yapıya" dönüşmesine neden olur.
Klasik müzik dönemleri boyunca bu notasyon süreci öyle bir noktaya gelmiştir ki, artık nota kağıdı müziğin kendisi sanılmaya başlanmıştır. Oysa kağıt üzerindeki o işaretler, rüyanın sadece soluk birer gölgesidir. Bir düşünürün dediği gibi: "Müziği formların diliyle tartışmak, bir zamanlar yaşayan etkili anlamların taşlaşmış iskeletleriyle oynamak anlamına gelir" (Sachs, The Wellsprings of Music, s. 319-320). Yani nota, o canlı rüyanın sadece kemikleşmiş bir kalıntısıdır.
Sizce de o ilk notayı kağıda yazmak, rüyanın büyüsünü bozmak değil midir?
Belki de öyledir; çünkü notasyon sadece sesleri kaydetmez, aynı zamanda onları birer "meta" haline getirir, dondurur ve mülkiyet altına alır.
Bu teknikleşme süreci, seslerin o özgür transkripsiyonunun ötesine geçer: "Notasyon, bu müzikte seslerin basit bir transkripsiyonunun çok ötesine geçen bir konudur" (Attali, Bruit: essai sur l'économie politique de la musique, s. 1).
Bu noktada müzik, bestecinin içsel dünyasından çıkıp toplumsal bir düzenleme aracına dönüşür. İşitsel rüya ne kadar kişisel ve gizemliyse, nota o kadar genel ve kurallıdır.
En nihayetinde, bestecinin zihnindeki o görüntü ile kağıttaki yansıması arasındaki fark, aslında yaşamak ile o yaşamın fotoğrafına bakmak arasındaki fark gibidir.
"Bestecinin rüyasındaki görüntüsü gözler önüne serilir, iç gözünün gördüğü ve tüm şiirleştirme sadece rüya yorumudur" (Orlov, The Tree of Music: Investigations into the Evolution of Music, s. 352). Bizler bir konserde o notaları dinlerken aslında bestecinin rüyasını değil, o rüyanın "tercümesini" duyarız.
Gerçek müzik ise, belki de o notaların bittiği ve zihnimizin yeniden sessizliğe gömüldüğü o gizemli boşluklarda saklıdır.
Kaynakça
Attali, J. (1977). Bruit: essai sur l'économie politique de la musique. Paris: Presses Universitaires de France.
Orlov, G. (1982). The Tree of Music: Investigations into the Evolution of Music. Washington: Alexander Orlov Archive.
Sachs, C. (1962). The Wellsprings of Music. The Hague: Martinus Nijhoff.
Spitzer, M. (2021). The Musical Human: A History of Life on Earth. London: Bloomsbury Publishing.
Not: Metnin konusu/kaynakları/biçemi (üslubu) tarafımdan belirlenmiş/kurgulanmış; yapay zeka (AI) ile dil ve akış yönünden geliştirilmişt