Radyoda ya da bir konserde daha önce hiç duymadığınız bir parça çalmaya başlar.
Bazı melodiler daha ilk saniyeden sizi içine çeker, sanki yıllardır tanışıyormuşsunuz gibi ruhunuza eşlik eder. "Ne kadar kolay, ne kadar akıcı!" dersiniz.
Ama bazen de öyle bir ses yığınıyla karşılaşırsınız ki, zihniniz adeta bir duvara çarpar. Notalar birbirini kovalamaz, ritim bir türlü yakalanmaz, sesler sanki birbiriyle kavga eder. İşte o an "Bu çok zor bir müzik," diye düşünmekten kendinizi alamazsınız.
Peki, bir müziği "zor" ya da "kolay" yapan şey tam olarak nedir?
Bu sadece bizim zevkimizle mi ilgili, yoksa beynimizin ve kültürümüzün derinliklerinde yatan gizli bir kurgu mu var?
Aslında "kolay" dediğimiz müzik, genellikle beynimizin alışık olduğu kalıplara, yani o meşhur "şemalara" oturan müziktir. Batı dünyasında ya da doğuda büyürken, içinde bulunduğumuz kültürün müzik dönemleri bize bazı işitsel şablonlar öğretir. Örneğin, pop ya da folk müzik dinlerken bir sonraki notanın nereye gideceğini az çok tahmin ederiz.
Bir müzik felsefecisinin belirttiği gibi, herhangi bir müzik geleneğine aşina olmak, o müziğin nasıl duyulması gerektiğine dair zihinsel şablonlar geliştirmeyi içerir ve bu şemalar bizim beklenti kalıplarımıza uyum sağlar (Higgins, The Music of our Lives, p. 41). Yani "kolay" müzik, aslında zihnimizin önceden hazırlıklı olduğu, bizi şaşırtmayan, o tanıdık ev sıcaklığını veren tınılardır.
Öte yandan "zor müzik" dediğimiz olgu, genellikle modernizm ve postmodernizm ile hayatımıza giren, geleneksel uyumun dışına taşan yapılardır. Klasik müzik döneminin o huzurlu tonalitesinden kopup gelen atonal yapılar ya da karmaşık ritim dizileri, kulağımıza "anlaşılmaz" gelebilir. Çünkü burada zihnimiz o alıştığı olasılık hesaplarını yapamaz hale gelir.
Bir müzik psikoloğunun dediği gibi, "Algılama; çıkarımsal, çok düzeyli ve belirsiz bir süreçtir" (Huron, Sweet Anticipation: Music and the Psychology of Expectation, p. 72). Bir parçayı dinlerken beynimiz sürekli "Şimdi ne gelecek?" diye sorar. Eğer gelen ses bizim beklentilerimizi sürekli boşa çıkarıyorsa, bu belirsizlik bizde bir gerilim ve bilişsel yük yaratır. İşte biz o yükün ağırlığına "zorluk" diyoruz.
Peki, müzik sadece teknik bir zorluktan mı ibarettir?
Tabii ki hayır. Müziğin "zorluğu" bazen bizim onu anlama kapasitemizi aşmasından kaynaklanır.
Modern müzik dönemlerinde besteciler bazen öyle karmaşık yapılar inşa ederler ki, bu sesleri sadece duymak değil, "bilmek" bile imkânsız hale gelebilir. Kültürel müzikoloji üzerine çalışan bir uzmanın ifadesiyle, müzikler sadece teknik olarak kavranması zor olduğu için karmaşık değildir; aksine, bizim onları bilme kapasitemizi zorunlu olarak aştıkları için de karmaşıktır (Law, Huzursuzluğu Kucaklamak Kültürel Müzikoloji, p. 6).
Yani bazen müzik, bizi kucaklamak yerine bizi sarsar, sınırları zorlamamızı ister. Bu noktada müzik, sadece bir eğlence aracı olmaktan çıkıp, insan deneyiminin en sarsıcı parçalarından biri haline gelir.
Günümüzün kitle müziği dünyasında ise bu "zorluk" genellikle dışlanan bir kavramdır.
Müzik endüstrisi, anlık doyum peşinde koşan bir dinleyici kitlesi yaratmaya çalışırken, "zor" olanı bir kenara itip "kolayca tüketilebilir" olanı dikey olarak dayatır.
Konserlerde uygulanan "sandviç programlar" bile bu durumun bir kanıtıdır: Dinleyicinin kaçamayacağı bir an kollanarak, iki çok sevilen parça arasına "zor" bir modern beste sıkıştırılır. Çünkü hazırlıksız bir kulak için modern tınılar, huzur verici bir sese dönüşmeden kalan birer uyumsuzluk (dissonance) olarak algılanabilir (Hope, Müzik... Alkış Alabilir miyim?, p. 162). Bu durum, dinleyicinin müzikle olan bağını koparabilir ve onu pasif bir tüketici haline getirebilir.
Oysa müziğin o "zor" labirentlerine girmek, bir bakıma kendimizi de keşfetmektir. Klasik müzik ya da karmaşık modern besteler, bizden sadece kulaklarımızı değil, aynı zamanda entelektüel çabamızı ve sabrımızı da talep eder. "Zor" olanı anlamaya başladığımızda, duyduğumuz şey sadece bir ses dizisi değil, o dönemin felsefesi, bestecinin hayal kırıklıkları ya da insan ruhunun en mahrem çığlıklarıdır. Belki de kulaklarımıza hiç güvenmemeli, onları sadece zihnimizin sınırlarını koruyan birer bekçi olarak görmemeliyiz. Çünkü gerçek müzik deneyimi, o güvenli "kolaylık" alanından çıkıp, bilinmezliğin huzursuzluğunu kucakladığımızda başlar.
Sonuç olarak, zor ve kolay müzik ayrımı aslında bizim müzikle kurduğumuz ilişkinin bir yansımasıdır.
Bir melodiye "kolay" dediğimizde, aslında kendi geçmişimize ve alışkanlıklarımıza sarılıyoruzdur.
"Zor" dediğimizde ise keşfedilmeyi bekleyen, henüz dili çözülmemiş bir evrenin kapısında duruyoruzdur.
Müzik, sadece duyulan bir olgu değil, yaşanmış bir pratiktir. Belki de asıl soru hangisinin daha iyi olduğu değil, bizim hangi yolculuğa çıkmaya hazır olduğumuzdur.
Bazen sadece "hissedilen" bir kolaylık yerine, üzerinde "düşünülen" bir zorluğun peşinden gitmek ruhumuzu daha çok beslemez mi?
Müzik dünyası, keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız bir gezegense eğer, neden hep aynı tanıdık kıyılarda dolaşalım ki?
KAYNAKÇA
Higgins, KM (2012). Hayatımızın Müziği . Philadelphia, PA: Temple University Press.
Hope, D. (2013). Müzik... Alkış Alabilir miyim?. (Çev. Belirtilmemiş).
Huron, D. (2006). Tatlı Beklenti: Müzik ve Beklentinin Psikolojisi . Cambridge, MA: MIT Press.
Law, J. (2004). After Method: Mess in Social Science Research. London: Routledge. (Huzursuzluğu Kucaklamak Kültürel Müzikoloji içinde alıntılanmıştır).
*Metnin konusu/kaynakları/biçemi (üslubu) tarafımdan belirlenmiş/kurgulanmış; yapay zeka (AI) ile dil ve akış yönünden geliştirilmiştir. (Safa Olgun)